Kuşkumuz; “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” POST MODERN GENEL VALİLİĞE DÖNÜŞMESİN Dİ! – MİLLİ ÇÖZÜM

101

Önce bir gerçeği vurgulayarak başlayalım. Türkiye’de parlamenter yönetimden Cumhurbaşkanlığı yönetimine geçilmesinin “sistem değişikliği” şeklinde sunulması ve öyle sanılması temelinden yanlıştır, yanıltıcıdır halkımıza kof umutlar aşılayıcı bir yaklaşımdır. Maalesef Millî Gazete de aynı gaflete kapılmış ve böyle manşet atmıştı. Oysa Türkiye’deki batıl ve batılı sistem faiz ve adaletsiz vergi, temelinden zina serbestliğine, kumar ve bahis sektöründen, ABD, AB ve NATO güdümüne, hukuk düzeninden ahlaki disiplinsizliğe kadar, aynen korunmakta ve yürürlükte bulunmaktadır. Değişen SİSTEM veya DÜZEN değil, sadece yöntem ve yönetme şekli olmaktadır. Bu hileli tavır kendi sömürü düzenlerini ayakta tutmak için, halkı boş umutlar ve hoş kılıflarla avutmak üzere, malum odakların yeri geldikçe başvurdukları bir aldatmacadır. Bu olsa olsa, küresel sömürü sistemine entegre (eklemlenme ve bütünleşme) aşamasıdır. Zaten Sn. Erdoğan’ın ve yeni Bakanların, NATO zirvesine katılım hazırlıkları ise, küresel mahfillere görücüye çıkma ve beğenilerini kazanma heyecanını yansıtmaktaydı. Yani aslında yabancı marka bir arabaya, yeni şoför makamı ve teknolojik imkânları, yeni koltuklar ve aksesuar takımları eklemek ve değiştirmek ile yeni araba yaptık iddiası ve heyecanı tam bir saflıktır ve safsatadır. En çok sevinilen ve övünülen “Genelkurmay’ın yetkilerini kaldırdık, vesayet rejimini sonlandırdık..!” havaları ise, şayet TSK’nın kolunun bacağının budanmasına ve NATO’nun uyumlu ve güdümlü bir kanadı haline sokulmasına yarayacak sonuçlara yol açacaksa, bu da sistem değişikliği değil, devlet tahribi olacaktır. Yahu, gerçekten hayretler içindeyiz aslında anayasal bir kurum olan YAŞ (Yüksek Askerî Şûra) ve Genel Kurmay Başkanlığı’nın görev ve yetki alanları, bir KHK ile nasıl kaldırılırdı? Hem de bu boşluğu dolduracak hiçbir düzenleme yapılmadan bu kararlar nasıl alınırdı ve bu kafayla ülkemiz nereye kaydırılmaktaydı? Ve hele AB’nin dayatmasıyla, Genelkurmay Başkanı’nı Milli Savunma Bakanı’na bağlama hesapları hangi sonuçları doğuracaktı? Ve umarız ki, Aziz milletimiz, duyarlı kesimlerimiz, ilgili ve yetkili birimlerimiz de bu tehlikenin farkındaydı, gerekli ve yeterli tedbirleri alacaklardı.

Evet, sonunda “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” diye reklamı yapılan sürecin, yeni kabinesi açıklanmıştı. Bazı kuşkularımıza ve kusurlu bulduğumuz taraflarına rağmen, dua ve temennimiz, inşaallah hayırlı sonuçlara vesile olmasıydı. Bakanların birçoğu aile yakınlarıydı. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, zaten şanslı damattı. Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca gibileri de, anlaşılan aile kontenjanıydı. Kimi ailenin özel hekimi, kimi özel müteahhidi, kimi özel otelcisi-tatilcisi, kimi özel fedaisi sayılırdı… ANAP’lı Bakanlardan Ekrem Pakdemirli’nin oğlu, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ve Spor Toto eski başkanı ve yeni Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Kasapoğlu gibileri, küresel sermayenin ülkemizdeki sözde İslamcı şirketlerinin temsilcileri konumundalardı. Ve hele Mehmet Kasapoğlu, TRT spor kanalındaki bir programda “Bahis sektörüyle (yani Loto, Toto, Piyango gibi kumar gelirlerini yaygınlaştırmak ve bunlara ilgiyi artırmak suretiyle) Türk sporunu kalkındıracaklarını” vurgulamıştı. FETÖ’den tutuklu Prof. Mehmet Pakdemirli’nin kardeşi ve Kanada merkezli, Siyonist sermayenin McCain Food (patates cipsi ağırlıklı endüstriyel hazır gıda) şirketinin Ortadoğu temsilcisi olan, ziraat ve tarımdan zerre kadar anlamayan Bekir Pakdemirli’nin bu Bakanlığa getirilmesi, Türk tarımını öldürmeyi ve aziz Milletimizi çağdaş köleler haline getirmeyi arzulayan-kurgulayan Şeytani odakların, bir talebi ve talimatı olmasındı!?

Örneğin: Ziya Selçuk’un 2013 yılında Gazeteci Tuğba Tekerek’le yaptığı bir röportajda: “Ateist ve Darwinist ahlakın ortak payda yapılmasını” savunduğu ortaya çıkmıştı.

Sn. Ziya Selçuk, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sıkça gündeme taşıdığı ve önemseyip vurguladığı “Dindar nesil yetiştirme”yi yararsız ve imkânsız bulmaktadır.

“Ben dindar olmayı bu ülkenin ortak paydası olarak görmüyorum. Bu ülkede bazılarının: ‘Ben dindar değilim’ dediğini biliyorum. Bunun yerine insanların ortak paydası ile ilgili bir arayışa girmek lazım ki, bu da ahlak anlayışıdır. Ateistin de, Budist’in de, Hıristiyan’ın da, Müslüman’ın da, herkesin bir ahlak telakkisi vardır ve bu evrensel bir temel oluşturacaktır” ve yine o röportajda “Kemalizm’e dönüş yapılması” çağrısında bulunmuşlardı.

Makalenin Tamamı İçin Tıklayınız